

Kutlu Yola göre, hem uruk-klan hem de kültür – Kutlu Yol tarafından tanımlandığı ve Kutlu Yol'un etik kurallarına uygun yaşayan bireyler aracılığıyla tezahür ettiği şekliyle – nüminal-kutlu olanın ifadeleri, tezahürleri olabilir ve öyledirler. Yani, hem uruk-klan hem de kültür, supra-bireysel varlıklar: nedensel olmayan (Yani Kut, Tao, mekanik bir nedeni hatta bizzat nedeni olmayan, sebep-sonuç dışı ) enerjiyle dolu varlık türleri olarak kabul edilir; yani, yaşamla doludurlar. Bu nedenle, nedensel soyutlamalar değil, yaşayan, değişen varlıklardır.
Kutlu Yol, yeni nüminal-kutlanmış urukların ve yeni nüminal-kutlanmış kültürlerin varoluşa getirilebilmesi için bir araçtır; dolayısıyla bu, nüminal-kutlu olanın bireyler olarak içimizde ve aracılığımızla hazır bulunmasının bir aracı olmakla kalmaz, aynı zamanda bireyler olarak bizlerin ve ortaya çıkan bu yeni topluluklar ile yeni kültürlerin kendi aralarında, Yer (Doğa) ile ve Göğ (Kozmos) ile uyum içinde gelişebilmelerinin de bir aracıdır.

Esas olarak, Kutlu Yol tarafından tanımlanan ve anlaşılan uruk-klan, sadece, bireylerin birbirlerini kişisel olarak tanıdığı ve/veya evlilik gibi aile/kan/ırk bağlarıyla birbirleriyle akraba olduğu geniş bir ailedir. Önemli olan, bir uruk-klanı ayıran şey şunlardır: (1) Bu kişisel tanıma, bu kişisel, doğrudan, yaşayan ilişkiler; ve (2) Bu kişisel tanımaya ve bu kişisel sadakate dayanan belirli bir sadakat ve onurlu bağlılık (Onur Yasası), belirli bir "urukçuluk/boyculuk".
Bu nedenle, uruk-klan asıl yaşayandır: büyüyen, değişen, evrimleşen; ve herhangi bir statik, nedensel, nüminal-kutlu olmayan soyutlamaya bağlı veya bağımlı değildir. O, bir varoluşa gelmedir ve "üyelik" kriteri, etnisite yani Soy/Irk, kişisel karakter temelinde kişisel etkileşim, kültürel bir tanıma ile belirlenir. Bu nedenle, önemli olan empatidir – sadakate ve onura dayanan, bireylere yönelik bireysel kişisel yargıdır.
Ayrıca uruk-klan, Kutlu Yol'un kendisi temelinde yeni, nüminal-kutlu topluluklar kurmanın temelidir. Yani, yeni nüminal-kutlu uruklar-klanlar, bu yeni urukların-klanların üyelerinin empati, sadakat ve kişisel onur gibi nüminal-kutlu ilkelere göre yaşamasıyla nüminal-kutlu olanı ifade edebilir, tezahür ettirebilir, hazır kılabilir. Bu nedenle onlar, onura dayalı nüminal-kutlu yasanın kurulabileceği, bu yeni topluluklardaki bireylerin yararına olacak düğüm noktalarıdır.
Bir nüminal-kutlu uruk-klan, empati, tanıma, karakter ve onur, dahil edilme temeli olmaktan çıktığında ve yerine nedensel soyutlamalara güvenme ve bağımlılık olduğunda, nüminal-kutlu olmaktan çıkar – nüminal-kutlu olanı hazır kılmaktan ve dolayısıyla yaşayan, değişen, evrimleşen bir varlık olmaktan çıkar. Çünkü yaşayan, nüminal-kutlu bir uruk-klan, "sadık olunacak" bir ideal veya statik bir soyutlama ya da kişisel kimliğin hissedildiği, bilindiği ve elde edildiği bir araç değil, aksine, o yaşayan varlığı oluşturan bireylerle empati yoluyla kişisel olarak bilinen, yaşayan, değişen, evrimleşen simbiyotik bir varlıktır.
Birden fazla klanın etik ve nüminal-kutlu empati, sadakat ve onur ilkeleri temelinde karşılıklı yararları için bir araya gelmesi veya işbirliği yapmasıyla, belirli ve nüminal-kutlu bir ethos/töre ile ayırt edilen yeni ve nüminal-kutlu bir kültür ortaya çıkar. Bu nedenle, esasen, nüminal-kutlu bir kültür, urukun-klanın doğal bir evrimidir.

Kut'u bu sitede şimşek ile tasvir edeceğim.
Kutlu (nüminal) bir kültür, Kutlu Yol tarafından bir varlık türü olarak kabul edilir: Yaşama sahip olan bir şey; Kozmos'taki milyarlarca Galaksi arasındaki milyonlarca yıldızdan biri olan Güneş'in etrafını saran bu gezegende nedensel olmayan kuvvetin hazır bulunmasıdır.
Kutlu bir kültür, nedensel (casual) zaman içinde, genellikle etik ve nüminal-kutlu olarak belirli bir bölgede yaşayan küçük bir birey grubu (genellikle uruk-klan temelli) aracılığıyla ortaya çıkar; bu bölge onların anavatanı ve dolayısıyla atalarının toprakları olur ve bu yerlerde paylaşılan deneyimlere sahip olarak ortak bir mirasa, ortak bir kolektif-bilince, ortak bir tarihe vb. sahip olurlar. Zamanla bu spesifik kültür belirli bir karakter, diğer kültürlerden ayırt edilmesini sağlayan belirli bir doğa geliştirir. Bu karakter, o kültürün insanlarının yaşam tarzında, manevi bakış açılarında, edebiyatlarında, doğal müziklerinde (yani "halk müziklerinde") tezahür edebilir.
Dolayısıyla nüminal-kutlu bir kültür, soyut, kolayca tanımlanabilen, statik bir "şey" değil, aksine yaşayan, değişen, evrimleşen bir varlıktır – benzersiz bir yaşam türüdür. Böyle bir kültür, bu nedenle, yaşayan bir simbiyotik varlıktır – o belirli yerde ikamet eden bireylerin toprağı olan (ya da daha doğrusu hazır kılınan) varlık ile simbiyoz içindedir; o toplulukla veya o topluluklar koleksiyonuyla ve bu toplulukları oluşturan urukların-klanların bireyleriyle simbiyoz içindedir. Ve nüminal-kutlu olanı hazır kılan bu yaşam, bu yaşayıştır.
Yaşayan bir kültürün ayırt edici özelliklerinden biri küçüklüğüdür; uruk-klan benzeri doğasıdır. Bir diğeri, bu topluluklarda yaşayanların hala yaşama ve özellikle Doğa'ya, hatta ötesindeki Kozmos'a karşı bir empatiye sahip olmalarıdır. Yani, "Nümen"in/"Kut"un farkındalığı vardır; küstahlık yapmama, nüminal-kutlu olanı kirletmeme, yok etmeme veya zayıflatmama arzusu vardır. Bir kültür, soyutlamalar için çabalamaya başladığında ve ahlakının temeli bireyden, topluluktan dogmatik, soyut ve idealize edilmiş bir şeye kaydığında nüminal-kutlu olmaktan çıkar. Yani, Empati ve Onurun yerini nedensel düşünme (haçlı-siyonist entelektüalizmi) aldığında: bireylerin kendilerini soyut, cansız, nüminal-kutlu olmayan soyutlamalarla özdeşleştirmesi ve başkalarını bu soyutlamalara göre yargılamasıyla nüminal-kutlu olmaktan çıkar.

Kutlu Yol, kişinin evrimine yardımcı olabilecek yeni kültürlerin bu olduğunu; belli bir Nedensel Zaman (belki Aeon) boyunca daha evrimleşmiş, daha kültürlü, daha empatik, daha sadık, daha onurlu bir insan türü kuracağını düşünmektedir. Bu tür kültürler ve onların uruk-klan toplulukları, şu anki evimiz olan bu gezegenden ayrılıp, bu ve diğer Galaksilerin yıldızları arasında yaşayacağımız, evrimleşeceğimiz ve çeşitleneceğimiz insan evrimimizin bir sonraki aşamasının (Galaktik Göçebelik) başlangıcıdır veya daha doğrusu olmalıdır.
Ancak, bu numinöz-kutlu kültürlerin küçük olduğu – ve genellikle kırsal olabileceği – göz önüne alındığında, bu Galaktik, dünya dışı gelişime nasıl ulaşılabilir? Özellikle de numinöz-kutlu bir kültür, tüm modern Devletlerin ve ulusların bağımlı olduğu tefeciliğe ve ulus-ötesi ticaret ve ticarete dayanmayacağı için büyük ulusal veya ulus-ötesi endüstrileri kesinlikle içermeyecektir.
Buna, yeni bir Kut'lu Bilim (veya gerekirse İlim) ve nüminöz-kutlu enerjiye dayalı yeni bir teknoloji türünün geliştirilmesi yoluyla ulaşılabilir ve ulaşılmalıdır. Çünkü numinöz-kutlu bir kültür – ve tüm onurlu insanlar – hem ilke olarak hem de pratikte, yeryüzünün sömürülmesine ve yeryüzündeki canlı varlıkların sömürülmesine karşıdır. Bu sömürü ise kapitalizmden ve bu kapitalizmden, bu ulus-ötesi ticaretten ve diğer nedensel, numinöz-kutlu olmayan soyutlamalardan türeyen ve onlara bağımlı olan modern endüstrilerden ve teknolojilerden kaynaklanmaktadır.
Yeni Kut'lu Teknolojinin temeli, nedensel ve nüminöz-kutlu bilimidir; yani canlı bağlantılar aracılığıyla Kutlu (acausal - nedensel olmayan) evrenden yayılan kut enerjisinin (Vril?) kavranması bilimidir. Başlangıçta, bu yeni kutlu bilim, nedensel bilimsel kavramlar ve nedensel bilimsel terimler olmaksızın, nüminöz-kutlu araçlarla nüminal-kutlu enerjinin tanımlanmasını içerecektir. Başlangıçta, bu yeni kutlu teknoloji, çalışmak için herhangi bir yakıt veya (elektrik gibi) nedensel enerji girdisi gerektiren cansız, nedensel, "makineler" olmaksızın, kutlu enerjinin kendisinin kontrolü ve uygulaması olacaktır.
Uzay Yolculuğu açısından iki olasılık vardır. Birincisi, kutlu enerji üreten ve kullanan tamamen yeni makine türlerinin geliştirilmesi ve ardından itme kaynağı olarak kutlu enerjiyi kullanmak için bu makinelerin altında yatan yeni teknolojinin daha da geliştirilmesidir. İkincisi ise, yaşayan, organik “makinelerin” – ki bunlar kutlu enerji veya kutlu varlık formlarıdır – geliştirilmesi ve böylece yıldızlar arasında bizimle birlikte seyahat edebilecek veya bizi götürebilecek yeni bir varlık türünün yaratılması veya keşfedilmesidir. Bu ikisi arasında, en olası olanı – en azından öngörülebilir gelecekte – itme aracı olarak kutlu enerjiyi kullanan makinelerin geliştirilmesidir.
Çünkü bizi mevcut hantal, yıkıcı (Doğayı ve Numen'i), müdahaleci ve empatik olmayan, cansız, nedensel teknolojimizden nihayet kurtaracak olan, kutlu enerjiye dayalı bu yeni kutlu bilim ve teknolojidir. Tıpkı empati, merhamet ve onur gibi numinöz-kutlu ilkelerin – numinöz-kutlu uruklarda-klanlarda ve numinöz-kutlu kültürlerde tezahür eden – bizi nedensel düşünceden, nedensel soyutlamalardan kurtarması ve böylece yeni, numinöz-kutlu, evrimleşen, bilinçli yaşam yollarını kurmamızı sağlaması gibi: geçmişin yapay kısıtlayıcı soyutlamalarının ötesinde. Bu soyutlamalar bugün en çok Haçlı-Siyonist temelli günümüz modern Devletler gibi cansız kavramlarda, bireyleri bir takım cansız, soyut kategoriye, bir terime, bir -olojiye veya bir -izme göre yargılamakta ve ön yargıyla değerlendirmekte ve özellikle de kendimizi bir takım belirli cansız, soyut kategori, terim veya -izm ile özdeşleştirme ihtiyacımızda açıkça görülmektedir.
Böylece, belki de ilk kez, biz bilinçli evrimleşen ONURLU İNSANLAR, Elit Uruklar-Klanlar olarak ve yeni uruklarımız-klanlarımız ve yeni kültürlerimiz aracılığıyla kolektif olarak gerçek bir özgürlüğe ulaşabiliriz.

Hancher fikriyatımızda II. Ata Ülküsü'nün özü olan yeni urukların-klanların ve kabilelerin doğuşunu basit bir şekilde şöyle açıklayabiliriz:
Bir uruk-klan, bir geniş aile ile başlar, ondan türemiştir ve bu aile — veya daha doğrusu bilinçli olarak olabilir, Onur Etiği, numinöz-kutlu farkındalık ve Doğa anlayışı aracılığıyla — Soy/Irk, sadakat ve paylaşılan bir kültür veya ethos/töre bağlarıyla birbirine kenetlenir. Bir uruk-klan, bu şekilde bağlı bir geniş ailenin evlilik ve diğer ailelerle karşılıklı yarar sağlayan ittifaklar yoluyla doğal ve yerel olarak genişlemesiyle oluşur.
Daha fazla genişleme — genellikle karşılıklı savunma, kaynak ve işgücü paylaşımı gibi herhangi bir nedenle yakındaki klanlarla işbirliği yapma pratik zorunluluğu aracılığıyla — böyle gayri resmi bir ittifakı bir kabileye dönüştürür; böyle bir kabile, paylaşılan deneyimler, aşılan zorluklar ve evlilikler yoluyla genellikle birkaç nesil boyunca olgunlaştırılır.
Yeni urukların-klanların nasıl ortaya çıkacağı konusunda aslında hiçbir gizem yoktur. Bunlarda politik ya da aşikâr bir şekilde devrimci hiçbir şey yoktur. Çünkü onlar, ortak bir ethos'u/töre'yi ve/veya ortak bir halk mirasını paylaşan bazı bireylerin, kendilerine bir yakınlık duydukları bir bölgede bilinçli olarak bir arada yaşamaya ve çalışmaya karar vermesiyle başlarlar. Birçok nesil boyunca, bu tür yeni uruklar-klanlar ve kabileler, atalarından türetilen kendi geleneklerine sahip yeni bir halk topluluğuna doğal olarak evrilebilir.
II. Ata Ülküsü'nün (Reich, Sultan, Vindex veya başka) sadece bu yeni uruk-klanların kurulmasına ilham vermekle kalmayıp, aynı zamanda çeşitli uruk-klan ve kabilelerin, şu vizyonunu gerçekleştirmek üzere işbirliği yapmaları için de varlık nedeni ("raison d'être") olmasıdır: yeni toplumlar, yeni bir savaşçı kuşağı, yeni bir halk yaratmak ve oradan – belki de yüzyıllar boyunca – Onur Yasalarıyla (Kutlu bir ethosla/töreyle) aşılanmış yeni bir İmparatorluk (ya da Cumhuriyet vesaire) kurmaktır.
I. Ata M. Kemal Atatürk
Bir İmparatorluk, yalnızca Soy/Irk kavramı gibi soyut, kolayca tanımlanabilen, statik bir 'şey'den ibaret değildir. O, yaşayan, değişen, evrimleşen bir varlıktır – benzersiz bir yaşam türüdür. Ve aynı zamanda Onurlu bir Soy bu nedenle bir halkı tanımlayan şey, belirli bir fiziksel, fizyolojik veya genetik özellikler kümesinden çok daha fazlasıdır. Bir halk simbiyotik bir varlıktır – o halkın anavatanı olan varlık, o topluluk veya o halk toplulukları koleksiyonu ile simbiyoz içindedir. Bütün bunlar, o halkın kültürünü, Yaşam Tarzını, ethosunu/töresini (veya ruhunu) da canlı kılar. Ve numinöz-kutlu olan, numinöz'ü/kut'u var eden de bu yaşamdır.
Bir Soy (halk) topluluğu, bir siyasi ideoloji, bir yasa veya yasalar, hatta büyük bir Devlet tarafından yaratılamaz. O zaten var olur; yaşar; belirli bir yerde ikamet eder; bir zaman periyodu içinde var olmuştur veya var olmaktadır. Dolayısıyla, yeni bir Soy veya halk topluluğu yaratmak için, zaten var olmuş olandan başlarız: bir zamanlar kendi anavatanları olan yerde ikamet eden veya ataları o anavatandan gelen aynı halk ve kültüre sahip insanlar. Daha sonra, o topluluk içinde doğal bir değişim ve evrim – politik olarak zorlanmış, soyut ideolojik bir değişim değil – meydana gelir. Bu doğal değişim ve evrim, zamanla, onur etiğini takip etme ve yüceltme, o topluluğun karşılaşacağı zorluklara yanıt verme, toprakla yaşama ve çalışma yoluyla empati geliştirme ve akıl ve anlayışı geliştirme gibi şeylerle ortaya çıkar. Sonuç, yeni bir varoluş olacaktır: yeni bir Irk.
Günümüzün duyarsız Ulusları ve modern siyasi Devletleri, ırksal onur hakkını reddeden ve bir halk belirli bir alanda yaşarken var olan kan/akrabalık ve sadakat bağlarını — ve o numinöz-kutlu ikameti — zedeleyen büyük, cansız, soyut yapılardır.
Irksal/Halksal bir uruk-klan nedir? O, aynı kandan, aynı kültürden olan, Onur ve Sadakat temelinde, hep birlikte saygı duydukları ve kendisine kişisel sadakat yemini ettikleri bir şefin, bir liderin (Ata'nın, Baba'nın vb.) rehberliği altında bir araya gelen bir grup bireydir. Bir urukun-klanın temeli akrabalık ve sadakattir — urukunuzun-klanınızın üyeleriyle akrabasınız. 'URUK' kelimesinin kökeni bile, onun ırksal/halksal mirasımızın bir parçası olduğunu gösterir: Türkçede Uruk kelimesi “soy, nesil, boy, aile bağı” anlamına gelir. Divânu Lügati’t-Türk’te “urug/uruk” biçiminde geçer.

Kutlu Yolun inançlı ve sadık mensupları olarak aynı zamanda Irksal Onur ve Yeni Savaşçı urukları-klanları kavramına dayanan yeni bir Cihan İmparatorluğu, Imperiıum türü tasavvur ediyor ve şöyle diyoruz:
Şimdi, geçmiş Türk İmparatorluğu ve mükemmel Milliyetçi Cumhuriyetini kolektif bilinçlere Sultanlar ve I. Ata M. Kemal aracılığıyla ve geçmiş Roma, İslam ve Britanya imparatorluklarını gördük, evrimsel bir periyot olarak benimsedik ve bu İmparatorluklarının başarıları ve anlayışı üzerine inşa edilen uygarlığın bir sonraki aşamasına — bir sonraki gelişimine — ulaştık; bu da yeni bir İmparatorluk türü yaratmak!
Eski imparatorluk süreci günümüz nazarı-perfpektifi ile israfçı ve artık bir bakıma aptalcadır, çünkü imparatorlukların bazen getirdiği olumlu, evrimsel, uygar değişimler hem daha az israfla hem de çok daha büyük ve daha kalıcı evrimsel ve kültürel değişimi güvence altına alacak yollarla elde edilebilir. Kısaca, imparatorluk fetihleri ve sömürgecilik kısa vadeli çözümlerdir: Aeonik terimlerle — uygarlıkların ve Aeon'ların zaman ölçeğinde — onlar birer başarısızlıktır, gerekli olan uzun vadeli evrime zararlıdır. Yeni yaşam alanı edinme meselesine gelince — ki bu genellikle imparatorluklar, fetih ve sömürgecilik lehine kullanılan bir argümandır — Onurlu ve istikbale dönük çözüm elbette Dış Uzay’ın kolonileştirilmesidir ya da daha önce dediğimiz gibi Galaktik Göçebelik'tir.
Ayrıca II. Ata ve onun kabileleri ile uruklarının — Eski Düzen’in Güçlerini (Haçlı-Siyonistler, Magianlar, Globalistler vb vb.) yenilgiye uğrattıktan sonra — yeni bir Cihan İmparatorluğunun temellerini nasıl atabileceği ve Kozmik Egemenliki kurmaya nasıl başlayabileceği, bunun ne zaman gerçekleşebileceği konusundaki pratik ayrıntılar hakkında, işin içine dahil olan sayısız değişken nedeniyle, spekülasyon yapmak boşunadır. Fakat II. Ata/Vindex — kişiliğinin gücü, karizması ve yetenekleri sayesinde — tıpkı I. Ata M. Kemal'in kısa bir süre içinde mütevazı başlangıçlardan yeni bir Türk popüler lideri konumuna yükselmesi gibi, bir yol bulacaktır.

Kutlu Yol bağlamında mitosumuz, Numen’in/Kut'un bir yönüne dair bir sezgiye, bir içgörüye karşılık gelir; sözcüklerde tezahür eden bu sezgi, arşetipsel bir efsaneyi ya da gelecekteki bazı olaylara ilişkin arşetipsel bir önsezi/kehaneti anlatır.
II. Ata, yakın geleceğe dair böylesi numinous-kutlu bir kehanetin adıdır: pratik eylemleriyle yeni bir yaşam biçimini var kılan, modern dünyada bu kadar belirgin olan onursuzluğu ve şerefsizliği temsil eden güçlerle yüzleşen ve onları silah gücüyle yenen arşetipsel bir figürdür.
Özünde, bu bir öngörüdür — hem Türk Milliyetçiliğinin hem de geniş kültürümüzün özünün ne olduğuna dair yeni bir yorum ortaya koyan ve eğer yeterli sayıda insan bu özden ve II. Ata arşetipinden ilham alırsa bunun geleceğimiz için ne anlama gelebileceğini açıklayan sezgisel bir açıklamadır. hancher.org bu arşetipi bir süre boyunca var kılmak — ya da daha doğrusu onu presenc etmek — için çaba sarf etmek için kuruldu. Bu arşetip, Savitri Devi’nin The Lightning and The Sun adlı kitabında önceden sezdirilmiştir:
"Geri dönen O’nun — Zaman’a Karşı Son Adam’ın — son enkarnasyonu birçok isimle anılır. Her büyük inanç, her büyük kültür, hatta insanın düşüşü kadar eski olan (ve kaybedilen dünya cennetine duyulan özlem kadar eski olan) her gerçek Gelenek biçimi — ister yaşayan ister artık ölmüş olsun — O’na bir ad vermiştir…"
Savitri Devi bu arşetipe Kalki adını vermişti; Başkaları ise bu arşetipe Vindex adını verdi ve biz de ona II.Ata adını vererek Türk Kızıl Elmamıza çok daha enteresan bir yol ağacı, perspektif katıyoruz. Anlık olmaktan çıkıp, istikbalde idealleri olan, durağan dünya düzeninin halklarınca uçuk ama bizce bir zorunluluk olan onurlu bir Ülkü.
II. Ata, Vindex, böylece, kutsalın (numinous-kut) mükemmel bir temsilcisi olur ve kaybolmuş dengeyi yeniden sağlar; bu denge, kutsal olmayan, kişisel olmayan ve şerefsiz soyutlamaların dayatılması nedeniyle kaybolmuştur. Benim anlayışıma göre, Onur, kutsalın başlıca tezahürlerinden biridir ve kişisel onur, tüm modern büyük “ulus-devletlerin” soyut ve kişisel olmayan yasalarının elinden alınır; bu yasalar, bireyi genellikle karakterden yoksun, borçlu ve aptal veya amele konumuna indirger. Bu kişi, devletin dayattığı vergileri ödemek için çalışmak zorundadır; bu vergiler ise, aslında, hükümetin yürüttüğü bir “koruma çetesi”nden başka bir şey değildir ve bu vergiler, yozlaşmış ve onursuz politikacıların ve onların dalkavuklarının tüm çürük, yozlaşmış sistemini sürdürür.
Onur, asil savaşçının yoludur — pratik deneyimden öğrenmiş, sorunlarını ve anlaşmazlıklarını kendi başına çözebilen, kendine güvenen ve kişisel onuru gerçek adaletin tek yasası olarak gören karakterli erkek ve kadınların yoludur. Modern devletlerin soyut yasası ise, sorunlarını ve anlaşmazlıklarını çözmek için “devlete” bel bağlamak zorunda bırakılmış, genellikle güçlü, kibirli, çoğu zaman zengin ve ayrıcalıklı (hatta doğuştan korkak ve onursuz) kendi kendini seçmiş bir politikacı tarafından manipüle edilen ve şekillendirilen, uysal kitleler için yapılmıştır. Bu politikacı, medya, eğlence sektörü, reklamcılık, iş dünyası, bankacılık, politikacılar ve siyasi partiler gibi alanları kullanarak veya bunlar üzerinde etkili olarak, modern sanayileşmiş sözde “demokratik” dünyanın ruhsuz, çoğunlukla şehirli toplumlarını üretmiştir. Burada soyut bir “ilerleme” tanrı gibi tapınılacak ve itaat edilecek bir konuma gelmiş, faizcilik ve bankacılığın karmaşası nesilden nesile insanları hipnotize etmiş ve çoğunlukla yozlaşmış, onursuz ve kendi çıkarını düşünen politikacıların dayattığı yasalar “adaleti” temsil ediyormuş gibi aptalca kabul edilmiştir.
Kısacası, II. Ata modern dünyaya gerçek ve doğal adaletin temel ilkesini geri getirir: numen onura dayanan numen adalet ilkesini; bu ilke bireye gerçek bir özgürlük sağlar.

Modern sanayileşmiş dünyanın — özellikle modern siyonist Batı’nın — sefil ve onursuz zorbalığı, Magian tarafından ve Magian ethosu tarafından üretilmiştir.
Magian ethosu ya da töresi, tüketimciliğin gerçek, Kutlu Kültür (numinous - kut) üzerindeki zaferinde temsil edilir. Onur sahibi erkek ya da kadının asil içgüdülerine karşı, soyut “zekâ”nın — özellikle soyut “yasa”nın — üstün gelmesinde temsil edilir. Kendiliğinden gelişen aile ve küçük topluluk etkinlikleri yerine, kaba saba kitlesel eğlencenin galip gelmesinde temsil edilir. Kırsal görgü kurallarının yerine şehir yaşamının aceleciliği ve kabalığının geçmesinde kendini gösterir. Tasarrufun yerine kredilerin ve tefeciliğe dayalı borcun üstün gelmesinde kendini gösterir. Edebin yerine müstehcenlik ve küfürbazlığın galip gelmesinde temsil edilir.
Ama belki de en çok, ağır ilerleyen kırsal-bozkır yaşam usülünün — el emeği ve/veya hayvan emeği gerektiren işlerin — yok edilmesinde ve bunun yerine Homo Hubris’in/Homo Kibirlinin endüstrilerine ve makinelerine olam bağımlılığın geçirilmesinde görünür. Bu değişimi mümkün kılan şey ise azgın kapitalizm ve modern Devletler ile onların ayrıcalıklı oligarşileri tarafından insanların ve doğal kaynakların pervasızca, büyük ölçekli sömürülmesidir.
Dünyamızın sanayileşmiş ulusları, Homo Hubris’in/Homo Kibirlinin asıl yuvasıdır: Homo cinsinin, kontrolsüz sanayi devriminden ve kapitalizmin ve “demokrasi” denilen şeyin dayatılmasından türemiş yeni bir alt türü/ırkıdır bu. Bu yeni, açgözlü varlık — özellikle modern Batı’nın bir yaratımıdır† — kutlu olana dair “numinous denge” eksikliği, kut'u bilme ve hissetme yoksunluğu ile ayırt edilir; kişisel bir kibir, görgü eksikliği ve güç/iktidar veya kendi hazları dışında hiçbir şeye saygı duymama ile karakterizedir.
Ve Magian ile onun müritleri, Homo Hubris’i/Homo Kibirli'yi doyurmak, tatmin etmek, kullanmak ve kontrol etmek için modern Batı’nın boş, kut'dan uzak, kaba saba kitlesel eğlence endüstrisini — ve kitlesel “kültürünü” — üretmişlerdir. Aynı şekilde, Magian kontrolündeki Medya ve Magian klikleri tarafından değerlendirilip kabul edilen politikacıların “dönüştürülmüş söylemleri”, propagandası, Homo Hubris’i/Homo Kibirli'yi modern dünyanın gerçeklerinden ve çok sayıdaki Magian maşasının kirli ve onursuz eylemlerinden neredeyse tamamen habersiz ve ilgisiz kılmaktadır.
Ortalama bir Homo Kibirli , “güç ve hız” takıntısı içindedir ve kendini tatmin etmeye odaklanmıştır: Bu yüzden hubrismobile’lerini, hubristelefonlarını severler; bu yüzden kendilerini “Khamr” ile, şarap ile — onları sarhoş edebilecek ve ya çalışıp vergi ödedikleri, aşağılayıcı, borç dolu, ücretli kölelik hayatlarının sıkıcı rutininden ya da “sosyal yardım” ile veya Devlet yardımlarıyla yaşadıkları görünüşte amaçsız hayattan kurtarabilecek herhangi bir şeyle — şımartılmayı severler.
Ortalama Homo Kibirli’in, Yer'in/Doğa’nın yavaş ve doğal ritmine dair çok az fikri vardır — ya da hiç yoktur; Doğa’yla, diğer yaşamlarla, hatta Göğ'ün/Kozmos’un kendisiyle bağlarının farkında değildir. Hiçbir numinous-kut'a saygı duymazlar. Doğa, onlar için en iyi ihtimalle bir oyun alanıdır; ya da ilgi duydukları ya da tatilleri sürdüğü sürece kısa süreliğine bakıp şaşıracakları bir tür turistik cazibe. En kötü ihtimalle ise Doğa sadece kullanılacak, hükmedilecek, müdahale edilecek veya kontrol edilecek bir kaynaktır — çoğunlukla da elbette bir soyut fikre ya da birinin ustalıkla üretmiş olduğu “teorisine” dayanarak. Wu-wei’ye dair hiçbir farkındalık veya his yoktur.
Ortalama Homo Kibirli’nin kendine ait numinous-kut'lu bir kültürü yoktur, çünkü canlı bir topluluktan ve ata mirasına sahip, değer verilen ve saygı duyulan bir gelenekten gelmezler. Bunun yerine, onlara verilmiş ya da dayatılmış bir soyut, yapay “kültüre” sahiptirler (ki bu kültür çoğu zaman doğdukları “ulus”u veya bölgeyi yüceltir; “Sahte Devletinin yüceliği” için). Ya da Magian’ın bilginleri ve hizmetkârları tarafından sunulan bir kültürü kabul ederler; çünkü gerçekten de seçilebilecek çok sayıda modern, anlamdan yoksun — numinous-kut'lu olmadığı için — yapay “kültür” vardır.
Ve bütün bu süre boyunca, Magian ile onların bilginleri ve seçilmiş müritleri güvende kalır; büyür ve zenginleşir.
Buna ek olarak — ve oldukça yakın bir zamana kadar — Homo Kibirli neredeyse tamamen Kafkas kökenliydi. Çünkü bugün sahip olduğumuz dünyayı — büyük dengesiz sanayileşmiş ulus-devletler dünyasını; savaşmayı onursuz ve savaşçıya yakışmayan bir işe dönüştüren kör teknolojik silahlarla donatılmış, büyük, kişisel olmayan, itaatkâr orduların bulunduğu dünyayı; açgözlülük, sömürü ve “zengin olanın hayatta kalması” adlı kaba onursuz ilkelerine dayanan büyük yağmacı ulusötesi şirketlerin ve uluslararası kapitalist firmaların dünyasını — inşa eden, sürdüren ve güvence altına alanlar Homo Kibirli 'nin Beyaz sürüleriydi.
Hâlâ çoğunlukla Beyaz olan Homo Kibirli sürüleri — Magian’ın büyüsü altında ve Magian’ın yeni dini Shoah’ın takipçileri olarak — Magian’ın yeni İmparatorluğu’nu yaratmıştır; bu İmparatorluk bugün Amerika ve onun müttefikleri ile işbirlikçileri şeklinde tezahür etmektedir. Yine hâlâ çoğunlukla Beyaz olan Homo Kibirli sürüleri, gerekirse silah zoruyla bu yeni İmparatorluğun buyruklarını tüm dünyaya yaymak için çalışmaktadır. Ve yine hâlâ çoğunlukla Beyaz olan Homo Kibirli sürüleri, Magian ethosunu — ve Magian’ın Shoah dinini — dünyanın diğer halklarına yaymaya çabalamakta, böylece modern Batı’nın kutsaldan uzak, yozlaşmış, işlevsiz yaşam biçimlerine bağlı yeni, Kafkas olmayan Homo Kibirli sürüleri oluşturarak yeni Amerikan İmparatorluğu’nun dünya çapında hâkimiyetini güvence altına almaya uğraşmaktadır.
II. Ata ve II. Ata'nın yeni uruk-klanları, Magian’ın, Yahudi'nin — ve onların bilginleri ile hizmetkârlarının — dünya çapında sefil bir zorbalık kurmasının önünde kalan tek engeldir. Bu zorbalık, onurlu ırkların büyük çoğunluğunu köle statüsüne indirecektir ve indiriyordur da; elbette yeni Homo Kibirli sürülerinin çoğu, gerçek durumlarının farkında olmayabilirler, çünkü — Homo Kibirli’nin Beyaz sürülerinin fazlasıyla göstermiş olduğu gibi — yeterince iyi beslenip yeterince iyi eğlendirildikleri sürece hallerinden memnundurlar. Ayrıca Magian’ın mitlerine, yalanlarına ve propagandasına inandıkları gibi “demokrasi” ve Shoah gibi yeni dinlere de tutunacak ve onları benimseyeceklerdir.

II. Ata, Magian’a ve onların müttefiklerine karşı — ki Magian bugün hem ideolojik hem pratik olarak güç merkezleri başta Amerika olmak üzere ve Siyonistlerin anavatanı İsrail, yanlış adlandırılmış Yeni Dünya Düzeni’nde tezahür etmektedir — pratik mücadeleyi yöneten devrimci, soylu ve onurlu savaşçının genel adıdır. Böylece II. Ata, yalnızca Kişisel Onur yasasına dayanan yeni uruk-klanlar (ya da kabileler) etrafında kurulacak yeni toplulukların ortaya çıkışı ile Galaktik İmparatorluk'un yolunu hazırlar. II. Ata (şahsen erkek ya da kadın olabilir), İmparatorluk’un Yeni Çağı’nın Yasası’nın — yani kişisel onurun — vücut bulmuş hâlidir ve zafer kazanmış savaşçılarıyla birlikte tamamen yeni bir kültür ve tamamen yeni bir yaşam tarzı ilan eder.
II. Ata için esas olan şey, onun mutlak sadakatiyle ilham olan, karizmatik ve devrimci bir lider olması; Magian’ın, koca kıçlı Siyonistlerin gücünde tezahür eden Eski Düzen’in güçlerine silahlı mücadele ile pratik bir şekilde karşı koyması ve son savaşta galip gelerek Magian ethosunun kırıldığı ve geride bırakıldığı, ondan kurtulmuş yeni toplulukların kurulmasına imkân sağlamasıdır. Ve sanıyorum ki, etnik olarak kökünde Onurlu-Savaşçı kodları olan bir milletten doğacak olması. Tarihe, dünyaya defalarca yön vermiş bir atasal mirası olan milletten. Henüz diğer milletler doğmamışken milletinin adını kayalara kazımış bir soy [...]
Çünkü II. Ata ve II. Ata'nın yeni savaşçı uruk-klanlarını ayıran yegane şey, Onur kavramının kendi konforlarından, kendi hayatlarından daha önemli ve daha değerli olduğuna dair canlı ve güçlü savaşçı inançlarıdır. Bu yüzden onurlu bir görevi yerine getirmek için savaşmaya ve gerekirse ölmeye hazırdırlar, isteklidirler ve hatta bundan fazlasıyla memnundurlar. Böylece bu uruk-klanlarda onur kültürü yaşar ve gelişir; onur, sadakat ve görev kültürü… Yaşamın değişmeyen bir Onur Yasası’na göre sürdürüldüğü kutsal kültür; bir kişiye verilen sadakatin, ölüm anına kadar sürdüğü kültür.
Bu, kişisel onurun getirdiği gerçek hürriyeti içgüdüsel ve doğal olarak seven, herhangi bir dışsal soyut ve mühimle “magian otoritesinin” önünde eğilmeyi reddeden onurlu bireyin kültürüdür. Her bireyin silah taşıma hakkı ve görevi olduğuna inanan savaşçı kültür; her savaşçının silahlarını kendi onurunu ve himaye ettiği ya da sadakat yemini ettiği kişilerin onurunu savunmak için kullanmaya hazır olduğu kültür.
Bu, kutlu uruk-klanın kültürüdür; dostların ve düşmanların kişisel olarak bilindiği bir kültür… Savaşçılar arasındaki mücadelenin onurlu sayıldığı, modern orduların kişisel olmayan savaşının ise onursuz ve korkakça görüldüğü bir kültür. Gerçekten de bu, Magian’ın hükümetlerinin – yeni Amerikan İmparatorluğu’nun hükümetlerinin – başlarına ödül koyduğu yeni haydutların kültürüdür; ve bu hükümetler, tipik onursuz yöntemleriyle onları “ölü ya da diri” istemektedir; modern, Magian liderliğindeki ulus-devletlerin kutsaldan uzak ve zorbalık dolu yasalarına ve ethosuna karşı geldikleri için işledikleri iddia edilen “suç” yüzünden.

7. Hususta "Homo Kibirli'nin Beyaz Sürüleri" olarak adlandırdığım toplulukların son üç yüz yıl içindeki eylemlerini ele alırsak, belirli bir karaktere ya da doğaya sahip oldukları açıkça görülür. Bu kişisel karakter; aşırı bir kibir, haksız gurur, yıkıcılık ve açgözlülük ile ayırt edilebilir.
Buna ek olarak, Homo Kibirli'nin beyaz sürüleri üç şeye fazlasıyla bağımlı görünmektedir:
1. Olarak gereksiz rekabete bağımlılık:
Bireyler ile uluslar, örgütler, şirketler gibi soyut yapılara arasındaki acımasız rekabetin yalnızca “toplum” için zorunlu olduğuna değil, aynı zamanda arzu edilen türde bireyleri ortaya çıkaran doğru yol olduğuna dair oldukça ilkel bir inanç.
2. Olarak “Modern İlerleme”/Sosyete denen mit, fikir veya kutsaldan uzak soyutlama:
Bu mite duydukları inanç uğruna yalnızca kendi atalarının kültürlerini değil, dünyanın neredeyse tüm diğer atasal kültürlerini de yok etmişlerdir.
3. Olarak ve en sık görülen Teknoloji bağımlılığı:
Bu makinelerin kullanımı, Homo Kibirli'nin beyaz sürülerine bir güç ve üstünlük hissi verir ve bu kullanım, onların hem bireysel hem de toplumsal anlamda Kut ile (The Numinous) olan bağlarını yok etmiştir.
Yüzlerce yıldır Homo Kibirli'nin beyaz sürüleri dünyayı talan etmiş; onurlu toprakları işgal etmiş, onları kontrol altına almış, kukla yönetimler kurmuş ve bu toprakların zenginliklerini ve kaynaklarını kendilerine mal etmişlerdir. Bütün bunları yaparken, kendilerini ve onursuz modern kültürlerini üstün görmüş ve utanmadan sömürdükleri halkların kendi yollarını benimsemelerini talep etmişlerdir. Elbette bu kör gururlarını ve kibirlerini, yakın bir geçmişte bizim güncel topraklarımıza da taşımaya kalkıştılar. Fakat hesaba katmadıkları bir şey, Milletinin bağımsızlığına ve onuruna adanmış bir lider olan I. Ata M. Kemal, silah arkadaşları ve özverili mücadele veren kahramanlarımız. Onların önderliğinde verilen bu destansı direnişimiz, Homo Kibirli'nin beyaz sürüleri için beklemedikleri bir mücadele; geldikleri gibi gitmek zorunda kaldılar. Bu sadece biz Türkler için gururla anlatılacak bir tarihi olaydan çok bu sitede konu ettiğim Onurlu-Savaşçı milletler için bir örnek mahiyetindedir.
3 Kasım 1918’de, Mondros Ateşkes Antlaşması’nın ardından Homo Kibirli'nin beyaz sürülerinin donanması İstanbul’a girdi. Boğaz’da demirleyen savaş gemilerinin oluşturduğu manzara, Osmanlı İmparatorluğu için fiilî işgalin başlangıcı niteliğindeydi. Aynı gün I. Ata, Adana’dan trenle İstanbul’a dönmekteydi ve Haydarpaşa Garı’na ulaştığında Boğaz’daki o donanmayı gördü ve yaverine dönüp şu tarihi sözü söyledi: "Geldikleri gibi giderler." Bu söz, dönemin umutsuz atmosferi içinde kararlı bir direniş ve bağımsızlık iradesinin önceden sezilişi idi.
Tüm bu çatışmalar boyunca o zamanlar sadece “Avrupalılardan” ibaret olan bu Homo Kibirli'nin beyaz sürüleri, dünyanın onurlu halklarının yaşam tarzını değiştirmeye çalışmış; kendi yollarının, “Avrupa” kültürünün ve Batı değerlerinin diğer tüm yaşam biçimlerinden üstün olduğuna kibirle inanmış; ve bu beyaz sürü, kör işgal, ekonomik baskı, propaganda, yalan, aldatma, dalkavukluk, rüşvet, işkence ve hapis de dâhil olmak üzere elindeki her aracı kullanmıştır.
Çünkü onlar, kendi kimlik duygusuna ve görece istikrarlı onurlu klanları ve kültürlerini; çeşitli ırklardan insanlardan oluşan, çoğu zaman yolsuzluğa batmış “modern uluslarla” değiştirdiler. Bu “sanayileşmiş” modern uluslar ise artık eski sömürge “efendileri” ya da kişisel olmayan uluslararası şirketler ve kapitalizm ethosu tarafından belirlenen gündem ve politikalara uymaktadır.
Kendi kendine yeten tarımsal topluluklar olmaktan çıkıp; yoksullaşmış, çatışmalarla dolu “uluslara” dönmüşlerdir. Bu sözde uluslar sık sık modern Batı’nın yabancı şeytanlarının “cömertliği”ne bağımlıdır; o yabancı şeytanlar ki hâlâ onları gizlice ve çoğu zaman açıktan kontrol eder; hedeflerini kendi soyut kavramlarıyla belirler; ve artık çoğunlukla gizli yollarla dünyanın kaynaklarını kendi çıkarları için yağmalamaya devam ederler.
Kısaca özetlemek gerekirse, Homo Kibirli'nin beyaz sürüleri küstahlığın, yani "hubris"in hatasını işlemiş ve hâlâ işlemektedir: küstahlık, taşkınlık, haddini bilmezlik. Çünkü onlar, yüzyıllar boyunca sürekli ve istikrarlı bir şekilde Kut Olan’ın en seçkin yok edicileri olmuşlardır; karakterleri ve doğaları gereği, dünyaya şimdiye kadar görülmemiş ölçekte kaos, israf ve küfür getirmişlerdir. Bunu yaparken de numinous-kut olanın mitosunu, nedensellik-madde mitosu ile değiştirmişlerdir: haz, açgözlülük, onursuzluk, aşırılık, lüks ve acımasız rekabet mitosu. Dolayısıyla, Homo Kibirli'nin beyaz sürüleri her zaman Magian/Siyonizm’in doğal müttefikleri ve hizmetkârları olması hiç de şaşırtıcı değildir.

Bazılarınız tüm bunlara efsane diyecektir ama ben inanıyorum ki, ihtiyaç ortaya çıktığında, tekrar tekrar geri dönenler hakkında rivayetlerin gerçeklik payı vardır. Kral Arthur efsanesi bunlardan biridir. Barbarossa efsanesi de ve en önemlisi Oğuz Kağan efsanesi; aynı şekilde oldukça eski zamanlarda ortaya çıkmış olan Kalki efsanesi de öyledir:
"Adalet ayaklar altına alındığında; onursuzluk galip geldiğinde, o zaman geri dönerim. Çünkü onurlu olanı savunmak için, adaletsiz ve alçak olanı yok etmek için, adalet ve onuru yeniden tesis etmek uğruna, Aeon’dan Aeon’a yeniden doğarım…" [Bhagavad-Gita, 4.7-8]
Bunlar, kişisel bir Onur Yasası ile yaşayan ve bu uğurda ölmeye hazır olan savaşçılardır; onların doğal düşmanları ise tüm onursuz olanlar ve kişisel onuru bilerek ya da bilmeyerek aşarak bireyleri onursuz eylemler yapmaya sürükleyen kişisel olmayan soyutlamaların tiranlığına bağlı olan herkestir.

Onur, belirli bir kişisel davranış ve tutum kodunda kendini gösterir ve bireylerin yüce bir şekilde yaşamalarını sağlayan pratik bir araçtır; bu, soylu bireylerin numinous-kut hakkında sahip oldukları anlayışa, içgörüye veya duyguya münasip bir yaşamdır. Bu anlayış, hubrisin (kibir/aşırılık) farkındalığıdır; hubris’in bozduğu doğal – insani – dengeyi kavrama hâlidir. Örneğin bu farkındalık, Aiskhylos’un Oresteia’sında ve Sofokles’in Kral Oidipus ile Antigone adlı eserlerinde gayet net ifade edilir.
Sofokles, soylu Antigone’nin, Kreon’un “Bu yasaları çiğnemeye nasıl cesaret ettin?” sorusuna şu sözlerle cevap vermesini sağlar:
Bunları bana Zeus buyurmadı;
Aşağıda, ölülerle birlikte yaşayan Adalet tanrıçası da
İnsanlar için böyle yasalar koymadı.
Senin buyruğunun —sen de bir insanken—
Tanrıların yazılı olmayan, değişmeyen yasalarından
Daha güçlü olabileceğini hiç düşünmedim.
Çünkü bu yasalar dün ya da bugün ortaya çıkmadı;
Onlar ezelidir, ne zaman doğduklarını kimse bilmez.
Ben, herhangi bir insanın küstahlığından korkup
Tanrıların yasalarını çiğneyerek ceza çekmeyi istemedim.
Zaten senin buyruğundan önce de öleceğimi biliyordum.
Şimdi ölümümün daha erken gelmesini de bir kazanç sayıyorum;
Çünkü benim gibi korkaklarla dolu bir yaşam sürmektense,
Ölümden nasıl kazanç duyulmaz ki?
Bu yüzden başıma gelen bu yazgıda hiçbir keder yok.
Böylece Antigone, soylunun, onurlu görevlerinin ne olduğunu anlama biçimini ve bu görevi yerine getirmenin neden kendi mutluluğundan, hatta kendi yaşamından daha önemli olduğunu ifade eder. Bu anlayış, bir savaşçının anlayışıdır; Kutlu Töre'nin temelini oluşturan ve II. Ata'nın, onun yeni uruk-klan ve kabilelerinin varlık nedeni olacak olan anlayıştır. Bu töre-ethos, son yüz yılda Magian’ın hegemonyası ve ethosu tarafından yerinden edilmiştir.

Onur-Şeref, insan kültürünün ve bu tür bir kültürün ortaya çıktığı tüm insan topluluklarının kökeni olan makul, adil ve insancıl yolun temelidir. Ve bu topluluklar, doğası gereği soylu olanların bu toplulukları korumasına bağlıdır. Yani, soylunun içgüdülerine sahip olanlara ve bu içgüdülerin dürüstlüğü ve -bir zamanlar bazı alimlerin- ϵυταξιˊα (öz-denetim) olarak anladıkları şeyi içerdiğine bağlıdır ve ϵυταξιˊα olarak tezahür eden şey, modern dünyada, kişisel davranışlarda görülür.
Bu nedenle, bu onurun modern temsilcileri: arketipik Osmanlı-Türk subayıdır; ve bu olumlu arketiplerin kişisel davranış ve tavırlarının son yüz yıldır Magian/Siyonist ve Homo Hubris (Kibirli İnsan) gibileri tarafından neden çokça karalandığı ve alay konusu yapıldığı bir tesadüf değildir. Soylu savaşçı arketipini bünyesinde barındırmayı amaçlayan ve başaran Waffen-SS'in Magian ve onların bilginleri tarafından neden nefret edildiği ve hala nefret edilmekte olduğu ve insanlık tarihindeki en çok karalanan örgüt haline geldiği de bu yüzdendir.
Şerefli savaşçı ahlakını temsil edebilecek o yeni uruklara ve kabilelere gelince, onların kökeni sadece bir mevcut Onur Yasasını savunan bireylerdir:
Bir onur sahibi-şerefli bir erkek veya kadının sözü, onun bağıdır – çünkü bir onur sahibi erkek veya kadın söz verdiğinde ("Namusum üzerine yemin ediyorum...") bunu ciddiye alır, zira sözünü bozmak onursuz bir davranıştır.
Bir onur sahibi-şerefli bir erkek veya kadın tarafından birine edilen bir bağlılık veya sadakat yemini ("Şerefim üzerine yemin ederim ki...") sadece iki şekilde sona erebilir: (1) Onur sahibi erkek veya kadının, yemin ettiği kişiden resmen o yeminden kendisini azat etmesini istemesi ve o kişinin bunu kabul etmesi; veya (2) yemin edilen kişinin vefatıyla.
Hakkında suçlama yapılan kişinin onuru-şerefi, ancak suçlayıcısını Er Meydanı'na (Düello'ya) davet edip orada mertçe güreşerek ya da onu alt ederek tatmin olur. Başkasının haysiyetine dil uzatan kişinin onuru-şerefi ise, ancak çekincesiz bir özür dilerse ya da Meydan Okumayı kabul edip yiğitliğin gerektirdiği usullere uygun olarak dövüşürse kurtulur.
Bir onur sahibi kişi, kendisine sadakat veya bağlılık yemini ettiği ya da namusuyla savunduğu birine karşı namertçe davranmış bir kişiyi de Er Meydanı'na davet edebilir ve onunla hesaplaşabilir. Bu, vefa ve gayretin gereğidir.
Bir onur sahibi erkek veya kadın, görevini ne kadar tehlikeli ve zahmetli olursa olsun her zaman yerine getirir. Zira, vazifeyi yapmak onurlu, yapmamak ise namertliktir-şerefsizliktir. Bir onur sahibi kişi, kendisine onursuz bir iş yaptırılmasının utancına katlanmaktansa, gerekirse kendi eliyle can vermeye bile razıdır.
Bir onur sahibi erkek veya kadın, ancak kendisi kadar vakur ve mert birine teslim olabilir veya yenilgiyi kabul edebilir. Başka bir deyişle, ancak yenilen düşmanına hürmetle ve şerefiyle davranacağına söz veren, kendisi de onur sahibi bir başka yiğidin emanına sığınabilir.
Bir onur sahibi kişi, namert birinin elinde yenilgiye uğramanın utancına boyun eğmektense, şerefiyle vuruşarak can vermeyi ya da kendi eliyle ölmeyi tercih eder.
Bir onur sahibi erkek veya kadın, mevkisine, cinsiyetine bakmaksızın herkese karşı saygılı ve nazik davranır. Ancak, yalnızca tavırları, eylemleri ve davranışlarıyla kendisine veya kendilerine saygısızlık eden veya bizzat zarar vermeye çalışanları, yahut bizzat sadakat yemini ettiği veya namusuyla savunduğu kişilere saygısızlık eden veya zarar vermeye çalışanları küçümser ve hor görür.
Çünkü onurlu kişi, saygıyı herkese gösterir; ancak saygısızlığı, namertliği ve haksızlığı kabul etmez.
Bir onur sahibi erkek veya kadın, harekete geçmesi gerektiğinde veya onur gerektirdiğinde, tereddüt etmeden hemen harekete geçer. Ancak bu hareket, daima onurun yerine getirilmesi şartına bağlıdır. Onurlu kişi, sözden çok işe bakar; görev vakti geldiğinde, ‘bir anlık tereddüt’ etmez.
Bir onur sahibi erkek veya kadın, halk içinde biraz çekingen ve kontrollü durur; duygu gösterilerine ve övünmeye meyilli değildir. Zira ağırbaşlılık (vakar) ve mertlik, kendini sözlerle değil, eylemleriyle kanıtlamayı gerektirir.
Bir onur sahibi erkek veya kadın, yemin ettikten sonra ("Namusum ve şerefim üzerine yemin ederim ki doğruyu söyleyeceğim...") asla yalan söylemez. Ancak, bir onur sahibi kişi, yalnızca yeminli düşmanlarını alt etmek için kurnazlık veya hileye başvurabilir. Bu kurnazlık veya hilenin tek şartı: Bundan kişisel olarak yarar sağlamamaları ve daima onurun yerine getirilmesi amacı taşımasıdır. Dürüstlük (doğruluk), yeminli düşman hariç herkese karşı vazgeçilmezdir; zira namertlik onursuzdur.
Bir onur sahibi erkek veya kadın, gösterişten uzak, yapılan işe uygun ve daima temiz olmaya özen gösterir. Kıyafetleri sağduyulu ve pratik olmalıdır. Zira gösteriş, işten çok lafa önem verenlerin işidir; onurlu kişi, giyimiyle değil hizmetiyle konuşulur.
